Ancak işte hayat! Gezegenler ve onların yıldızları ve onların galaksileri ve her şey! Hayat böyle bir şey! Dramatik yönüyle sizi vazgeçmekten koruyan, ışık yılı uzunluktaki karanlıklarda galaktik gökkuşakları doğuran ve iki koca kara deliğin çarpışmasından küçük bir çiçek açtıran, doyumsuz bir şey. Ve işte bu hayat, ömrüm boyu hatırlayamadığım derece beni yoran, bir yandan da isteyemeyeceğim kadar çok mutlu kılan okumakta olduğunuz bu uzun ve deneysel yazının ilk sayfasını sizlere sunan o güzel ve mutlu nokta.
Yıldızlararası Ticaret Sahası
Miniorus Superior benden Yıldızlararası Ticaret Sahası'nı, tüm renkleri ve eğlenceli yönleriyle küçük çocuklara tanıtan bir yazı istediğinde, önce bir duraklamıştım. Doğruyu söylemek gerekirse bu istek dijital korteksime düştüğünde; istenen yazıya savuşturulması gereken, kısa ve nitelikli bir 'ret' yanıtıyla tüm ilgiyi bir anda kesmemin doğru olacağını düşündüğüm basit bir 'iş' gözüyle bakıyordum. Her ne kadar Ticaret Sahası'nı daha önce -yüzyıllar önce- görmüş, ne derinlikte ve ne denli karmaşık bir yer olduğunu bilmiş, bu karmaşayı, hele de renkli hayal dünyalarına akıl sır ermeyecek galaksinin binbir farklı çocuğuna nasıl anlatacağımı güç bela tahayyül edebilmiş olsam da; bu işi zorluğu bir yana, hengamesi için istememiştim.
Ay Gezegeni
Bu gezegene seyahatimden bahsetmeden önce, gezegenin isminin nereden geldiğini anlatmak istiyorum.
Bilirsiniz, Eski Dünya'nın uydusu Ay adı verilen küçük bir gökcismiydi. İnsanlar, gözlerini biraz olsun açıp daha önce yaşamış büyük şahsiyetlerin hayal gücü pınarından akan çeşmeye ağızlarını biraz olsun dayadıklarında, hemen hemen başlangıçta bu gezegeni keşfedip üzerine önemsiz sıfatını damgalayıvermişlerdi. Lakin önemsiz olan Ay değil, insanın hayal gücüydü tabii ki. Miladı takvime göre (Miladı Takvim: Eski peygamber İsa'nın doğum gününü 0 kabul edip öncesi ve sonrasını Dünyanın Güneş etrafındaki bir tam dönüşünü tamamlaması kadar sürelik 'senelere' bölen zamansal sistem) 1969 yılında zamane insanının Sessizlik Denizi dediği yöreye inan Apollo 11 uzay aracı ile (Uzay aracı yine zamane insanının bir deyimidir; olağan şartlar altın Apollo 11 hiçbir şekilde bir uzay aracı kabul edilemez. Kaldı ki daha sonraları dünyalılar tarafından okyanusa açılan küçük bir kayık olarak görülecektir bu araç.) insanoğlu kendi gezegeni dışında bir gökcismine ayak basmış oluyordu. Şimdinin olayı galaksiler arası seyahat boyutuna çıkarmış canlılarına bu deneyim safça ve garip gelebilir; yine de belirtmekte fayda var, bu deneyim insan ırkına sonsuz bir kapı aralıyor; dahası keşfedilebilir ne şekil uzay cisimleri olduğu hususunda kafalarını adeta tarumar ediyordu.
Geçmişi bu kadar yad etmek yeteri kalır, sözü yazımızın konu edindiği sulara taşımak isterim, izninin olursa, değerli Galaksi Postası okurları, Eski Dünya İnsanları tarafından üzerine ayak basılan, atmosferi içerisindeki gazlar ve olağan hava şartları Eski Dünya insanının yaşamasına başka herhangi bir destek olmaksızın uygun olan ilk gezegendi burası. Kısacası 'yaşanabilir' gezegen de denebilir ki o zamanlar kullanılan deyim de buydu. Yalnız burada çok büyük bir yanlış var ki, insanların bu gezegende geçirdikleri yüzüncü yılda fark ettikleri gibi, bu gezegenin kendine has şartları insan evrimini hızlandırıyor ve dahası başka bir yola sokuyordu. İnsan bağırsaklarında (insanların o dönemki besin dedikleri ve genelde günde üç defa tükettikleri, bir araya gelmiş olağanüstü büyük yapıtaşı parçalarını vücutlarının sorgu işleminden geçirdiği ve dilerse vücuda kabul ettiği boylarından uzun organları) yaşayan binlerce çeşit bakteri de, bu gezegenin ayırdına varılamayacak kadar küçük şartlarına karşı değişkenlik gösteriyordu. Ki bu bakterilerin insan psikolojisi üzerinde yadsınamayacak ölçüde büyük olan etkisi, değişmenin getirdiği kötümser tesirle, daha sonraları 'Birinci Gezegen Savaşı' olarak adlandırılacak o büyük savaşlara yol açacaktı.
İşte değerli okur, üzerinde bulunduğum bu olağanüstü eski gezegenin mistik havasını size bir miktar bu şekilde solutabildiysem, benden mutlusu galakside yoktur!
Bilirsiniz, Eski Dünya'nın uydusu Ay adı verilen küçük bir gökcismiydi. İnsanlar, gözlerini biraz olsun açıp daha önce yaşamış büyük şahsiyetlerin hayal gücü pınarından akan çeşmeye ağızlarını biraz olsun dayadıklarında, hemen hemen başlangıçta bu gezegeni keşfedip üzerine önemsiz sıfatını damgalayıvermişlerdi. Lakin önemsiz olan Ay değil, insanın hayal gücüydü tabii ki. Miladı takvime göre (Miladı Takvim: Eski peygamber İsa'nın doğum gününü 0 kabul edip öncesi ve sonrasını Dünyanın Güneş etrafındaki bir tam dönüşünü tamamlaması kadar sürelik 'senelere' bölen zamansal sistem) 1969 yılında zamane insanının Sessizlik Denizi dediği yöreye inan Apollo 11 uzay aracı ile (Uzay aracı yine zamane insanının bir deyimidir; olağan şartlar altın Apollo 11 hiçbir şekilde bir uzay aracı kabul edilemez. Kaldı ki daha sonraları dünyalılar tarafından okyanusa açılan küçük bir kayık olarak görülecektir bu araç.) insanoğlu kendi gezegeni dışında bir gökcismine ayak basmış oluyordu. Şimdinin olayı galaksiler arası seyahat boyutuna çıkarmış canlılarına bu deneyim safça ve garip gelebilir; yine de belirtmekte fayda var, bu deneyim insan ırkına sonsuz bir kapı aralıyor; dahası keşfedilebilir ne şekil uzay cisimleri olduğu hususunda kafalarını adeta tarumar ediyordu.
Geçmişi bu kadar yad etmek yeteri kalır, sözü yazımızın konu edindiği sulara taşımak isterim, izninin olursa, değerli Galaksi Postası okurları, Eski Dünya İnsanları tarafından üzerine ayak basılan, atmosferi içerisindeki gazlar ve olağan hava şartları Eski Dünya insanının yaşamasına başka herhangi bir destek olmaksızın uygun olan ilk gezegendi burası. Kısacası 'yaşanabilir' gezegen de denebilir ki o zamanlar kullanılan deyim de buydu. Yalnız burada çok büyük bir yanlış var ki, insanların bu gezegende geçirdikleri yüzüncü yılda fark ettikleri gibi, bu gezegenin kendine has şartları insan evrimini hızlandırıyor ve dahası başka bir yola sokuyordu. İnsan bağırsaklarında (insanların o dönemki besin dedikleri ve genelde günde üç defa tükettikleri, bir araya gelmiş olağanüstü büyük yapıtaşı parçalarını vücutlarının sorgu işleminden geçirdiği ve dilerse vücuda kabul ettiği boylarından uzun organları) yaşayan binlerce çeşit bakteri de, bu gezegenin ayırdına varılamayacak kadar küçük şartlarına karşı değişkenlik gösteriyordu. Ki bu bakterilerin insan psikolojisi üzerinde yadsınamayacak ölçüde büyük olan etkisi, değişmenin getirdiği kötümser tesirle, daha sonraları 'Birinci Gezegen Savaşı' olarak adlandırılacak o büyük savaşlara yol açacaktı.
İşte değerli okur, üzerinde bulunduğum bu olağanüstü eski gezegenin mistik havasını size bir miktar bu şekilde solutabildiysem, benden mutlusu galakside yoktur!
XO-0x132
hayat buradaymış meğer.
bilmezdim gördüklerim dışında,
bir renk. dokunduklarım
dışında bir ten.
yıkılıyor surlarım, açığa çıkıyor yeni bir ben.
hayat, hayat buradaymış meğer.
Bu seferki gezegene, gemimizdeki teknik bir aksaklıktan ötürü, zorlu ve de korku verici bir yolculuktan sonra ulaştık. Lakin gemimizin o yorgun ayaklarını yeni gezegenin yeryüzüne koyduğu andan itibaren evrenin bambaşkalığını taze bir bebekmişçesine yeni baştan keşfettik.
XO-0x132 bildiklerimiz dışında bir gezegendi. Futurama gezegeniyle aynı galakside yer almalarına rağmen, yıldızları arasındaki mesafe bir hayli çoktu -yaklaşık 120 ışık yılı.- Yine galaksideki diğer yıldızlardan farklı olarak, bu gezegenin yıldızı mavinin en naif tonlarından bir renk saçıyordu sistemine. Renklerin duyguları keşfedilip renklere de 'canlı' vasfı addedildiğinden beri gördüklerim arasında en huzur verici, en yumuşatıcı renklerden biriydi bu yıldızınki. XO-0x132'nin üstünde iken etraftaki her şeyi mavinin en derin tonlarına boyuyor, bu kesif rengi en baştan tanımanızı sağlıyordu.
''Surreandor Vasuflarına gitmek ister misiniz?'' diye yakamıza yapışan bir rehber karşıladı bizi gezegende. İniş alanında hengamenin çok olduğu gezegenler görmüştüm tabii, ancak buranınki eski Dünyanın o eski ama canlı çağlarına has, havada binbir değişik ırkın kokusunun birbirine karıştığı, kiminin hangi lisana ait olduğunu dahi anlayamadığım sözcüklerin kılıç vuruştuğu yoğun ve yorucu bir hengameye sahipti. Surreandor Vasufları? Galaksi ekspresinin sözlüğünde buna benzer bir kelime görmüş gibiydim ancak.. Ah, bir vasufun tam olarak ne olduğunu inanın çıkaramıyordum. Arıza yüzünden iki galaksi murucu* kadar gecikmiştik zaten, tüm planlarımız -eğer varsalar- alt üst olmuştu. O yüzden sanıyorum, ne olduğunu bilmediğim bu yere gitme konusunda bu kadar heves ettim.
''Surreandor Vasuflarına git...!?'' rehberi, ''Ben isterim.'' diye bağırarak durdurdum. ''Bu vasuflara gitmek ve geri dönmek ne kadar sürerdi acaba?''
''İki tam gezegen günü ve belki bir akşamüstü daha.''
Yeni bir maceraya atılmak duygusu içimi kamaştırmıştı. ''Bilmediğim şeyler çok. Nereye gittiğim hakkında bir fikrim yok. O halde ne diye zaman kaybediyoruz, hadi gidelim!''
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*--*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*--*-*-*-
Gezegendeki ikinci günüm...
Surreandor, hayal gücünüze darbe yapabilecek kadar fevkalade bir yerdi. Burası, nasıl anlatsam, en başta bir şelaleye benzetilebilir. Teknik olarak hem şelaleler hem de Surreandor Vasufları, yüksek bir mevkiden -yukarıdan- daha aşağı seviyedeki bir başka mevkiye bazı 'şeylerin' hareketi olarak özetlenebilir. Bir şelalede -evrende onlardan pek kalmasa da- bu hareket eden şey su zerrecikleriyken; vasuflarda ise anılardır. Her kim Surreandor Vasufları denen yerde bulunur ve tam olarak bir bulut şekline benzeyen o gök adacığından aşağıdaki gölgemsi karaltıya doğru bakarsa, buluttan yer kabuğuna doğru bazı görüntülerin hareket ettiğini görecektir. Ancak burada vasuflar ile şelalelerin arasındaki bir fark olarak, vasuflardaki hareketin şelalelerdeki kadar düzenli, şiirsel olmadığından bahsetmek elzemdir. En sade 'Düzensizliğin gayriihtiyari tavrı' olarak bahsedebileceğimiz vasufsal hareket, daimi aşağı yönlü değildir -Daha doğrusu vasuflar için aşağı ve yukarı deyimleri doğru değildir.- Eğer vasuflara olan aşinalığınızı biraz aşarsanız -bir saatin onda biri kadarlık vakit onu izlerseniz- bir gölgeye, bir buluta hareket eden görüntüler yavaşça düzene oturacak, çoktan unuttuğunuz -unuttuğunuzu sandığınız- anılar bu görüntülerden yansımaya başlayacaktır -Yalnızca size, herkesin vasuflara bakarken gördüğü başkadır.-
Eğer o an dikkatinizi çeken sizi mutlu edecek bir hatıraysa, vasuf buluta ya da gölgeye doğru hareket edecektir ve eğer gördüğünüz anımsamak istemediğiniz bir görüntüyse, vasufun hareketi buluta yahut gölgeye doğru olacaktır. Burada anlatılmak istenen vasufun hareketinin rastgele olduğu değildir. Dikkatini vermiş bir okur, vasufun hareketlerine sızmış gizemi rahatlıkla sezebilir.
Vasuflarda, gözlerimde nice yaş bırakan bir gezegen gününün sekizde biri kadar vakit geçirdik. Oradan ayrılırken, hem bir vasufa ilk kez bakmış olmanın garip sevincini tadıyor hem de ardımda bıraktığım hayatımda artık asla elde edemeyeceğim şeylerin yitip gidişine hayretle karışık bir hüzün duyuyordum.
Rehberim, vasuflardan sonra da beni bırakmadı. Gezegende geceleyecek herhangi bir kiralık uzay gemisi bulabilirdim tabii ama rehber arkadaşım, gezegenin yurttaşlarının büyük ünle anılmasını sağlayan misafirperverlik ünvanına yakışırcasına beni alıp evine götürdü.
XO-0x132'de evler nasıl olurdu? Hemen anlatmaya başlayalım. İlkin, buradaki yaşam biçimi o denli imece uslüne evrilmişti ki, duvar kavramının çok az yer kapladığı, geniş ve ferah alanların ortak yaşam biçimi olarak kullanıldığı devasa olarak sıfatlayabileceğim harika evlerle karşılaştım. Rehberim de, kırk iki ortak yurttaşla beraber bu, şimdi içinde birkaç kelam yazı yazmaya çalıştığım devasa evde yaşıyordu. Eve tam altmış farklı giriş kapısı vardı -Üçü giriş katında, otuzu farklı yüksek katlarda ve geri kalanları da gizemli şekilde tavana dağıtılmış şekilde.- Ev, tam olarak katlara ayrılamıyordu ama eski dünyadakine benzetilecekse, sanırım, altı ya da yedi kattan bahsetmek mümkündü. Yine de düzensizliğin tandemli özellikleri olarak, bu katların hiçbirinin birbirine en ufak bir benzerliği olduğunu iddia etmek mümkün değildi. Bazıları tek renkti ve bazıları, ah, evet onlar oldukça farklı renklere bezenmiş, 'renkli' olarak adlandırmanın bile hakaret kaçacağı kadar çok renge sahip, süperyeni katlardı.
Bu evlerin mutfağı yoktu, hayır ortak mutfakları da yoktu. Yemek, evlerde günlük olarak pişirilip yurttaşların karınlarını doyurmak için çatal bıçakla her gün aynı hareketleri tekrar ederek midelerine -bu yurttaşların mide olarak addedilebilecek organlarına- indirdikleri yapay ya da doğal gıdalar olmaktan çoktan çıkmıştı. Galaksinin sol sarmal kollarında kalan uzakça bir yıldız sisteminin yalnız ve senelerdir barındırdığı potansiyelden habersiz halde bir başına dönen gezegeninde keşfedilen bir maddeden sonra, evet XO-0x132lilere patlıcanla soğanı aynı kaba katarak ateş üzerine bırakma fikri oldukça garip geliyordu.
Uyku, bu gezegenin ırkları tarafınca da oldukça sevilen bir eylem biçimiydi -Aslına bakarsanız evrenin dolaştığım herhangi bir köşesinde durum farklı değildi.- Yalnız bu ırkların uyku durumları eski dünyadaki kadar düzenli değil, kişisel tercihlere bağlı şekilde ilerleyen; bazen bir yıl boyunca gezegen gününün ancak onda birini kaplayabilecek kadar kısayken, bazı yıllar da bir günün yarısına denk gelebilecek şekilde uzardı. Yatmak için, içinde yine eski dünyanın tanıyamayacağı ancak içine girene huzur bahşeden bir sıvı dolu; küvete benzer üzeri daimi açık kaplara girerlerdi -Seks için neler yaptıklarını inanın bilmiyorum, hayır gülmeyin, merak da etmedim.-
Ağzındaki o siyah ve içeriği zengin -siz besinsel değerleri yüksek de diyebilirsiniz- yiyeceğinden bir ısırık aldıktan sonra, yarı dolu ağızla bir şeyler konuştu rehberim. ''Galaksinin diğer kolunda, kendi yıldız sisteminden bir hayli uzaktasın. Galaksimizin her köşesine sinmiş farklılık rüyalarını burada da tattığın üzere, acaba gezegenimizi nasıl bulduğunu sorabilir miyim?''
''Yalnızca bir yıldız sisteminde değilim.'' dedim. ''Ayrıca bir galaksiden de, ve hatta, öhöm, geliyorum.''
Şaşkın ve sonuna kadar açılmış gözlerle baktı. ''Bu daha da ilginç.'' dedi. ''Peki, sorumu basitleştiriyorum o halde: Gezegeninindeki ırklar ne kadar sene yaşar?''
''Kendi gezegen yılımıza göre bu çok değişkendir.'' dedim. ''Bazı ayakları bağlılar binlerce dönüşü görürken, uçan küçük bazıları da ancak bir gün doğumunu görebilirler.''
''Ahah, dur bir dakika.'' Dediklerimi anlamamış gibiydi. ''Öncelikle uçanlar mı dedin? Yani gezegeninizde uçan canlılar mı var? Yani bir uzay gemisi gibi.''
''Evet.''
''Wohah, bu çok havalı. Sanıyorum sizin ırkınız o uçanların kölesi olmalı?'' Yanlış bir şey dediğini düşünerek eliyle ağzını kapadı. ''Ah, özür dilerim, öyle demek istemedim. Yani köle kelimesi doğru değil mi, köle olmak deyimi, evet. Bir rehberde okumuştum, hayır o düşündüğünde değil. Bazı gezegenlerde, bir ırkın diğerini tamamen kendi emelleri için çalıştırdığını ve hatta bazen öldürdüğünü söylüyordu. Evet kölelik bu, öyle baktığına göre gezegeninizde bu yok.''
''Hayır var, yani vardı.'' dedim.
''O zaman siz?''
''Hayır değildik, sanıyorum kanatlılar tarafından hiçbir zaman köleleştirilmedik.''
''O zaman buna sevindim.''
Bu garip ve evrenin farklı bir köşesinde olduğumu iliklerime kadar hissettiren kısa sohbetten sonra, gezegen hakkında bazı başka araştırmalarda da bulundum. Ancak sanıyorum bunlar başka bir günün konusu olacaktır.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Yıldızı gökte mavi bir güç halinde parlarken, gezegenin üzerindeki üçüncü ve son günüme başlıyordum. Hali hazırda beni birçok yeniyle tanıştırmış olan gezegen, yine çok şey keşfetmemi sağlamış, yolculuk tahtamda bir hamle daha öğretmişti.
''Kuzey kutuplarının orada bulunan 'Tepe-göz-Silistre'ye gitmek ister misin?'' diye sordu valizimi kurcaladığımı gören rehber.
''Ah, bugün sizi yormak istemem.'' dedim yalın bir nezaketle. ''Ancak şu silistre dediğiniz yer de neresidir?''
''Tepe-göz-Silistresi, dediğim gibi kuzey kutbuna inşa edilmiş; gezegenin tüm yapay uydularını kontrol edebilen ve daha önemli bir görev olarak atmosferdeki nitrojen dioksit oranını ayarlayan otomotik mekanizmadır.'' dedi bunu her gün açıklarmış gibi. ''Yani diğer gezegenlerin çoğunun sahip olduğu..'' Durdu, gözlerimdeki anlamamayı idrak edebilmiş, boşa kürek çektiğini fark etmişti. ''Aklınızı mı karıştırıyorum yoksa, bunlara aşina olduğunu düşünmüştüm.''
Güldüm, ''Evet, aşinayım tabii ki.'' dedim. ''Takıldığım nokta Silistre ismiydi. Bu eski dünyanın Avrupa adlı kıtasında bulunan, başlarda önemsiz ve küçük, kendi halinde bir şehirken, 22. yüzyıldan itibaren kıta Avrupasının önemli şehirlerinden biri haline gelmiş; çok güzel bir kentin ismidir.''
Söylediklerimin birçoğu doğru fakat eksikti. Silistre 22. yüzyılda yaşanan uydu devriminin başkenti olagelmiş, tek bir ülke haline gelmiş Avrupa'nın yıllar yılı gözetimini üstlenmiş, adeta bir kontrol noktası, sınır kapısıydı. Şimdi XO-0x132 Gezegeninin Kuzey Kutbunda olduğu söylenen gözlem merkezinin ismi de, yüksek ihtimalle eski dünya Silistresinden gelmekteydi. Bunu, bir insan olarak, uzak galaksilerin birindeki uzak gezegenin sıradan bir vatandaşına söylemek, gözlerimde belirecek anlamsız ve niteliği olmayan ışıltıya kulp takılmasına yol açacaktı. O yüzden konuyu geçiştiriverdim.
''Pekala, siz öyle diyorsanız Kuzey Kutbuna gidelim o halde.''
Rehberim, kendi uzay gemisiyle götürdü beni oraya. XO-0x132, eski dünyadan kabaca on kat kadar büyük; kendi ekseni etrafındaki dönüşünü iki dünya gününde tamamlayan ancak bunlara rağmen kendi sisteminin en küçük gezegenlerinden biri olagelmiş -ayrıntısını sorarsanız sondan ikinciydi- mavi bir gezegendi.
Ancak bu, uzaya açıldığı sıra diğer sistemlerden canlılarla tanışmış insanların, dünyaları için kullandığı mavilik değildi. XO-0x132'nin yıldızı maviydi; gezegende bulunan birçok element mavinin nice koyundaydı. Ayriyeten, bu gezegenin farklı ırkları mavinin tonlarına o denli duyarlıydı ki, sizin arasında en ufak fark bulamayacağınız iki nesne için, hiç erinmeden 'tamamen farklı renkteler' diyebilirlerdi.
Silistre de tamamen maviydi -Rehberime göre değildi.- Gözlerim, havada yüzen bu devasa gemiciğe bir oradan bir buradan yanaşan devasa -ve mavi- uyduların mükemmelleşmiş kontrol mekanizmasını tayin etmeye uğraşırken, bizim uzay gemimiz de Silisterenin kollarından birine ağırca yanaştı. Bir vatozun kanatları gibi genişleyen saydam platform yavaşça gemimizin altına serildi ve konduk. Bizi içeri doğru çeken vatozun kolları ağır eksan hareketiyle olayın ihtişamına ihtişam katıyor; içerideki büyülü aleme bir nebze kolay alışmamızı -bolca yutkunma ve göz kırpmasına zaman tanıyarak- sağlıyordu.
''İşte böyle.'' dedi rehberim, Silistreden büyük bir övünç duyduğunu mavimsi dişlerine yansıtarak. ''Yukarıda gördüğün parlak noktaların, çok parlak olanlardan bahsediyorum, her biri farklı bir üniversite. Belirtmem gerekir, gezegenin en iyi üniversiteleri. Küçük göründüklerine bakma, aslında o kadar büyüklerdir ki, her birinin içinde bizimki gibisinden onlarca evi barındırabilecek devasa boşluklar bulunur.'' Gemimiz yavaş yavaş yükseliyor, iki işçinin ellerindeki büyük ve parlak not ışınlarıyla bizi beklediği platforma doğru yaklaşıyordu. ''Işıklarını koyu mavi gördüklerin tamamen gelecek üzerine kurulmuş üniversiteler. Eğitimin ömür boyu olduğu ve eğitim alacak kişinin bunu ancak erişkinliğinde -altı yaşında- öğrenebildiği yerler. Tabii erişkinliğine kadar öğrencilerin her biri üniversitesine çoktan vurulmuş, ömrünü oraya adamaya hazır hala gelmiştir. Belki gezegenimiz dışından birine bu fazla etik gelmeyebilir ama bugüne kadar ömür boyu eğitimli üniversitelerimizden bir öğrenci bile ayrılmayı seçmemiştir.''
''Yo, galaksinin birçok noktasında buna rastladım.'' dedim önemsizce. ''Alışılagelmiş bir olay.''
''Öyleyse güzel.'' dedi ve ben bir kez daha bu herifin benimle alay edip etmediğini anlayamadım. Farklı gezegenden ırklarla konuşurken olan buydu genelde. '' Üniversitelerin daha da üstünde, yani yaklaşık otuz üniversitenin yukarısında demek istiyorum, gezegen yönetim kurulları bulunur. Her birinin farklı bir ismi var ama, eh bilirsin hepsi önemsizler.''
İki işçi ışıklı not çizelgeleriyle boydan boya üzerimizi taradı. Ağızlarına konmuş radyo benzeri aygıttan bazı titreşimler yayıldı ve sonunda o ikisi gülümseyebildi. ''Yetmiş beşinci kat, O alanı ve merkez iki-yüz-seksen-beşinci noktası?''
''Uygun değil.'' dedi işçilerden biri.
''Çevresel iki-yüz-seksen-beş?''
Gözlerini olumsuz mahiyette kırpıştırdı işçilerden diğeri.
''Yapacak bir şey yok.'' dedi rehberim, hüzünle. ''O halde kredili noktalardan birine konulsun istiyorum. Ama yoğunluk olmayan bir nokta seçin lütfen, madem karşılığında bir şeyler istiyorsunuz.''
O iki işçinin yanından ayrıldıktan sonra, ''Yönetimin her bireye 'sosyal hak' altında sundukları bellidir. Eğer sizinle aynı haklara sahip kişiler, bu belirli hakkı sizden önce kullanmayı seçmişse, ı-ıh, kredi ödersiniz.''
''Bilmez miyim.'' dedim kinayelice. Aynı galakside uzun süredir bulunuyordum ne de olsa, çoğu birbirinin benzeri uygulamalardı bunlar.
''Şimdi seni merkezi alanlardan birine götürmek istiyorum. Burada üniversite öğrencilerinin deneylerini, varsa bir eğlenceyi ya da yönetimin duyurularından birini izleyebiliriz.''
''Size uyuyorum.'' diye tasdikledim.
''O, son bir hatırlatma, eritrositleri nasıl kullanacağını bilir misiniz?''
''Eritrositlerin milyarlarcası -yine de eski insana göre pek azı- damarlarımda dolaşıyordu. ''Daha önce hiç kullanmadım ancak bir taşıt olduklarını tahmin edebiliyorum.''
''Üzerine bineceksiniz ve o sizi, beyin dalgalarınızdan çıkararak, gitmek istediğiniz yere götürecek.''
Antiresdeki buzağılar, Opulusdaki e-kızaklar, burada da eritrositler... Eskiden, evrende bir gezgin olmanın, bir dil bilimcisi olmak yolunda önemli bir adım olduğunu söylemişti değerli bir arkadaşım. Ama sanıyorum çok eskiden, arada birkaç galaksinin yerle bir olabileceği kadar eskiden.
Eritrositlerimizin üzerinde mavinin birçok farklı rengine boyalı noktalar arasında gezdik durduk. Bazı iyonların izotopları kullanarak yapılan deneylere şahit oldum. Bunlar oldukça durağandı ve izotoplar hakkında kütüphaneler dolusu okumuş benim için, bilirsiniz oldukça sıkıcıydı. Orada ağzımı açıp 'şu hataları yapıyorsunuz, şunları şunları yapmalısınız.' demediğime büyük bir minnet duyuyorum.
Sonunda üniversiteli gençlerin eğlenmesi için dizayn edilmiş geniş sahneli, üzerinde birçok ırktan güzelin dans ettiği platformları da geçtikten sonra, fazlasıyla yorgun olduğumu ve yolculuğum için hazırlanmam gerektiğini belirttim rehberime.
Çıkışta beni yakınlardaki kiralık bir gemiye bırakmasını istedim. -En yakın şehir beş bin kilometreden daha uzaktı- Şimdi içinde bulunduğum şehir, kelimenin bütün anlamıyla, mavi.
Yerden yaklaşık yedi yüz elli metre yükseklikteki sade ve küçük bir gemide kalıyorum -Gezegen yurttaşlarının garip bulduğu ve tercih etmediği cinsten bir gemi.- Sabaha karşı, gemim beni en yakın uzay alanına bırakmaya programlandı ve tam o saatlerde, devasa bir uzay gemisine binip ayrılacağım XO-0x132'den. Burası güzel, sade ve mavi bir gezegen.
Ve... Sanıyorum bu gezegeni, rehber dostumu, ömrü hayatımda son kez görmüş olmanın garip hüznü hakim üzerimde. Yine de çağların gezgini olarak, eh epey alışığım bu duruma.
( Kişisel not = Bir gün olur da yolunuz XO-0x132'e düşerse, o gezegenlilere sakın ola kent isimlerinin eski dünyandan geldiğini söylemeyin. Bir, dünya neresi bilmiyorlar, evet galaksisini dahi bilmiyorlar. İki, eh siz ikiyi boş verin. Bu garip gezegenin ırkları ...fısıldamalar... biraz fazla alınganlar.)
* Gliese 581 g planet oil on canvas space painting
Futurama Gezegeni
Futurama gezegeni, adından da anlaşılacağı üzere Futurama gezegenidir. Üzerinde para geçmez, hayalgücü geçer. Biri size hayatınız boyunca idrak edemeyeceğiniz şeyler anlatabilir burada. Dahası, biri size hayatınız boyunca idrak edemeyeceğiniz şeyler anlatmayabilir, yine de siz o şeyleri anlayabilirsiniz. Burası Futurama gezegeni değerli okuyan. Burada, herkes her şeyi düşleyebilir.
Kadrajın sol üst kısımlarına rastlayan bu tarih eskisi gezegen; yıldızının solup gitmesine ramak kalmasına rağmen, üzerinde var olan mutlu ırklar sayesinde gayet hoş günler geçiriyor. Bu, o kadar eski bir gezegen ki defalarca kez yabancıların istilasına uğramış. Fazlaca üzerindeki hayat son bulmuş. Sayısını kendinin bile unuttuğu kadar yörünge oynatıcısı gök taşlarına hedef olmuş. Yine de tüm bunlara rağmen, mutlu Futurama gezegeni. Yakın bir zamanda, milyonlarca yıl içinde, ışığı sönüp gidecek olmasına rağmen; son demlerini iyi geçirmeye çabalıyor. Evrene hoşluk ve hayalgücü aşılıyor.
Yolumuz, bu yaşlı gezegene düştüğünde ilk dikkatimizi çeken rengi olmuştu tabii ki de. Şimdi, küçücük bir spektrumdaki ışığın dalga boyuna alışmış hayali zayıf insanoğluna bunu tahayyül ettirmek oldukça zor olacaktır, ancak sanıyorum fırtına mavisi ile yakuza yeşili arasında bir renk desem, insanoğlu aklınca bir şeyler canladırabilecektir. Melankoli grisinin en küçük bir paya sahip olamadığı bu eşsiz gezegen, ayrıca tarifi imkansız seslerin de kaynağıdır. En başta, değerli okuyan, ağzınızda çilekli yoğurt tadı bırakacak sesler yansır atmosferinin dışına. Bu, en sevdiğiniz müzik grubunu dinlerken hissettiklerinizden bile güzeldir. Renklerin dışında, bu sesler de aklınızı alır. Evriminin şahındaki bu kutsal gezegende olduğunuz için evrene şükredersiniz.
Gezegene inince elindeki gazeteyi sakince hışırdattı sayın yolculuk arkadaşım. Gırtlağını sakince temizlemesinden anladım ki, konuşmaya ve belki sorular sormaya başlayacaktı.
''Nasıl buldunuz burayı.'' dedim o daha ağzını açmadan. ''Dikkatimi mazur görün, atmosferine girdiğimizde dahi pek fazla dikkat kesilmediniz gezegene. Galaksi ekspresini okumaya devam ettiniz. Yanılıyor muyum acaba?''
''Hakkınız var.'' dedi sakince. ''X-192P'nin baş generali hastalanmış. Yeni bir ışık yolculuğunu kaldıramayacağından şüphelenen baş doktor onun için yapılacak pek fazla şey kalmadığını ifade etmiş, evrenin ruhuna dua etmekten başka. Meşguliyetim bundandır, baş generalle milyon senelere varan dostluğumuz vardır.''
''Çok üzgünüm.'' dedim sesim olduğu kadar ağır başlı çıksın isteyerek. ''Gelecek seneki uykumdan önce ona da dua edeceğim. Çokça kahramanlık göstermiş bir generaldi.''
''Öyleydi.'' diye konuştu. ''Gençliğimizde yaptığımız ışık yolculuklarını hatırlıyorum da, ah neyse, gezegene inmişiz zaten. Sizi de daha fazla üzmeyeyim artık. Yalnızca, öyle bir adamın hastalanıp yere serilmesini kaldıramıyorum.''
''Hakkınız var.'' dedim sakince. ''Üzgün olmamak elimizde değil.'' Ve general için elimizden daha başka bir şey -dua etmek dışında- gelmeyeceğinden de, gezegen hakkındaki sorularıma geçtim. ''Burayı önceden ziyaret etmişsinizdir sanıyorum. Nasıl buldunuz bu seferinde?''
''Futurama gezegeni beni her daim etkilemiştir.'' dedi yolculuk arkadaşım. ''En başta o g-514.p138 rengine bayılıyorum.'' Ah, gezegenin rengini benden daha iyi ifade eden biri! İşte bunu seviyorum.
''Dahası gezegenin iniş bölgesinde sizi karşılayan akşamüzeri kokusunda kalbim var! Bu müthiş koku, her seferinde evrenin eşsizliği konusunda beni hayrete düşürmekten geri kalmıyor. Yine de, bilirsin, Futurama yaşlı, yine konuyu o noktaya getirmek istemiyorum ama.. Eh, neyse. Laf ağzımdan çıktı bir kere, İnsanlar ölür ve gezegenler karanlığa boğulur değerli dostum. Sanırım bu son beni üzen.''
''Ve bu son her şeye güzellik veren.'' dedim.
Yolculuk dostumla vedalaştıktan sonra, gezegen üzerinde bir vakit başıboş dolaşmaya çıktım. Her gezegenin kendine has prosedürleri burada öyle pek boğucu değildi. En başta bütün görevliler oldukça saygılı ve kolaycıydı. Daha yüzlerindeki yüzlerce dişin her birini göstermekten geri kalmıyorlardı.
Futurama gezegeni üzerinde, tamı tamına beş yüz otuz iki farklı ırktan canlı yaşar. Bunların bir kısmı bütün gelişimini Futurama'de tamamlamış; bir kısmı ise buraya Uhr'dan sonra göçmüştür. Uhr, felaketten korkan dostlarım, bu gezegenin başına çalınmış en fena olaydır. Uhr'da Futurama'e dörtte biri büyüklüğünde yolunu kaybetmiş -ve üzerinde nice değişik canlı yaşayan- bir göktaşı gelip vurmuş; iki koca hayat kaynağını da cansız birer taş yığınana çevirmiştir. Dahası iki parçayı yüzlerceye, bu yüzlerceyi de milyonlarcaya parçalamış; Futurama'in yörüngesinden açılarca sapmasına sebep olmuştur.
Uhr'dan sonra buraya gelen canlılar ve yine burada evrimleşmiş ırklar, dediğim gibi, Futurama'i tekrar mutlu bir gezegen kisvesine sokmuşlardır. Burada, nice farklı mutluluk kaynağı olmakla birlikte, en birincileri gezegenin merkezinde bulunan Zu-168 elementinden yayılan pozitif reaktif ışınlardır. Bu, oh ne hoş, etkisini henüz birkaç gün olmasına rağmen benim üzerimde dahi göstermiştir.
Futurama ırkları barış içinde yaşar. Futurama peksimeti yeter. Tarifini yalnızca üç ırkın mutfakçılarının bildiği lembas yer. Lembas'tan çok hoşnutça bahseder, gezegen kadar eski bir tarifi olduğunu ve uzak galaksilere gidecek yolculara verildiğini söylerler.
Futurama gezegeninin en birinci özelliği, taşıdığı eşsiz hayalgücüdür elbette. Söz gelimi taşıma şirketleriyle ünlüdür bu gezegen. Şirket belirli bir işi uzmanlık alanı edinmiş, ortak işçilerin aynı hedef uğruna hayatları boyunca çalıştığı sahipli oluşumlardır. Bu işte -taşımacılık- o kadar ilerlemişlerdir ki, çeşidi muallak şirket kurulmuş; yine fazla sayıda taşıma aracı geliştirmişlerdir. Her ne kadar burası önemli galaksilerin pek uzağında kalan bir gezegen olsa da, başta içinde bulunduğu galaksininki olmak üzere; çevre galaksilerin çoğunun taşımacılık görevini de Futuramali şirketler üstlenmiştir.
Burada iki gezegen günü kadar konakladıktan sonra, heybeme nice güzel anı ve tarifi sualsiz bilgiler eklemiş olarak gezegenden ayrılıyorum. Uzay gemimizin penceresinde yavaş yavaş küçülürken Futurama silueti, evrenin eşsizliğine bir kez daha kadeh kaldırıyorum!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





